NurPlast

İslam Ansiklopedisi ve Bediüzzaman'la ilgili bazı iddialar üzerine

Ömer ÖZSUNAR

Yazar : Ömer ÖZSUNAR

  “Tenkidin  sâiki  ya nefretin  teşeffisidir  veya şefkatin tatminidir; dostun   veya düşmanın ayıbını görmek gibi..  Sâik-i  tenkit,  aşk-ı  hak  ve arzû-yu tenzîh-i  hakîkat olmalıdır ;  selef-i  sâlihînin  tenkitleri  gibi .”  [1]

Yirmi beş yıldan beri yayımlanmakta olan Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA) büyük bir özveri ve gayret harcanarak nihayet tamamlanmıştır. Bu eser, 1400 yıllık bütün bir İslâm âlemini, dinini, medeniyetini, tarihini, coğrafyasını, kültürünü, edebiyatını vesaire kırk dört ciltte hülâsa eden muhteşem bir eserdir. İslâm din, tarih ve medeniyetinin bir özetidir. Batılıların son yüzyıllarda zaman zaman mütehakkimâne ve mağrurâne sordukları ‘Hz. Muhammed (aleyhisselâm) insanlık âlemine yeni ne getirmiştir ?’ sualine karşılık ‘‘İşte getirdiklerinin hülâsası!’’ diyebileceğimiz  44  ciltlik  kısa, muhtasar,  özet (!) bir  cevap..

Aslında bu zamana kadar diğer İslâm ülkelerinin ve bizim, böyle dünya çapında bir eser meydana getiremeyişimiz büyük bir eksiklik ve maalesef utançtır. İslâm âleminin çoktan yapması gereken böyle kapsamlı bir projeyi Türkiye nihayet bitirme aşamasına gelmiş bulunuyor. Bu eser İslâm âleminde Türk milletinin bir medâr-ı iftiharıdır; milletimizin dinimize, dünya bilim ve kültürüne çok önemli bir katkısıdır. Maddeleri on beş ilim dalında ve alanında uzman yerli ve yabancı bilim adamlarına yazdırılan, hiçbir ehl-i ilmin müstağni kalamayacağı bu orijinal ve devasa eser, Cumhuriyet döneminde dinî anlamda yapılan en önemli proje ve gerçek bir sessiz devrimdir aslında.

Yüz küsur yıl önce Müsteşriklerin hazırladığı ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın çevirdiği ciddi yanlışlarla dolu olan İslâm Ansiklopedisi’nden çok daha kapsamlı, aktüel ve doğru bilgiler içeren bu eser; başta İslâmiyat alanında olmak üzere birçok bilim dalında ilmî çalışmalarda bütün dünya ilim ehlince bilimsel kaynak olarak kullanılması gereken vazgeçilmez bir eserdir. Adeta ona başvurulmadan yapılan ilmî çalışmalar eksik olmakta; bütün araştırmacı ve muhakkik insanların, doğru bilgiye ulaşmak isteyen okuyucuların bîgâne kalamayacağı muhteşem bir eserdir.

Türkiye’de böyle dünya çapında bir eserin vücuda getirilmesi, İslâm düşünce ve kültürünün, İslâmî ilimlerin, ülkemizde yeniden dirilişi olarak değerlendirilmesi gerekir. Maalesef böyle çaplı bir esere medyada, ilim ve edebiyat muhitlerinde ciddi bir teveccüh, takdir ve tenkit yapılmadığını veya olması gereken seviyede olmadığını düşünüyorum. Her cildinin neşri Türk ve dünya matbuatında olağanüstü bir hadise olmalıyken, ansiklopediye karşı sanki bir sükût hali hâkimdir. Belki de TDV idarecileri medyada yeterince reklam ve tanıtımını yapamadı, dünya ilim âlemine ve muhitlerine bu muhteşem eseri hakkıyla tanıtamadı mı acaba diye düşünüyorum  [Bu konu önemlidir!].       

Hıristiyan ilim adamları tarafından 20. yüzyılın başlarında kendi menfaatleri ve ön yargıları doğrultusunda hissî, siyasî ve pragmatik bir yaklaşımla, ilgili bir çok maddesinde gerçekleri yansıtmayan bilgiler ihtiva eden, İslâm’ın değerlerine iftiralarla dolu bir İslâm Ansiklopedisi’ yazılmaya başlanmıştır. 

The Encyclopaedia of Islam denilen İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak 4 asıl 1 ek ciltle birlikte 5 ciltten oluşan 6176 madde içeren bu eser Hollanda’nın Leiden şehrinde 1908–1939 yılları arasında yayımlanmıştır. Bu ansiklopedi MEB tarafından tercüme edilmiş ve 1940- 1987 yılları arasında 6300 madde ve 15 cilt halinde tamamlanmıştır. Bu yayında Türk dünyasıyla ilgili maddelerdeki hata ve eksiklerin giderilmesi amacıyla ansiklopedi maddelerinin üçte biri yeniden yazılmıştır. Fakat İslâm diniyle ilgili maddelerdeki hata ve eksiklikler maalesef pek azı dışında aynen kalmıştır. Leiden’de yayımlanan The Encyclopaedia of Islam’ın 2. baskısına 1954 yılında başlanmış, 10.000 madde ve 11 cilt halinde 2002 yılında tamamlanmıştır. Gerek Avrupa’da çıkarılan ansiklopedinin iki neşri ve gerekse Türkçe tercüme İslâm Ansiklopedisi’nde yer alan İslâm dini ve kültürüyle ilgili maddeler, genel olarak yetersizlikleri yanında müsteşriklerin bakış açısını yansıttığından yanlış hükümleri, temelsiz iddiaları içermektedir. Aslı müsteşrikler tarafından hazırlandığı için içerisinde İslâmiyet’e, Türklüğe karşı yapılmış maksatlı tarizler ve iftiralar bulunan bu ansiklopedide, müsteşrik zihniyetiyle yazılmış İslâmî maddelerde yanlışlar, yetersizlikler, hatta maksatlı saptırmalar dikkati çekmektedir.

Maalesef İslâm âlemi ve Türkiye dâhil ilmî çevreler bu eseri,  alanında temel bilimsel kaynak olarak kabul etmişler, bu ansiklopedinin telifini, doğrusunu yazmak yerine tercümeleriyle meşgul olmuşlardır. Bütün ilim âlemi de Din, milliyet ve Batıcılık taassubu, sömürgecilik zihniyeti ve misyonerlik gayretiyle yazılan bu ansiklopediden İslâm’ı ve İslâm dünyasını öğrenmiş ve öğretmeye çalışmışlardır. [ 2]

İslâm ilimler tarihinde ansiklopedik mahiyette çeşitli ilim dallarına dair birçok eser telif edilip yayımlanmış, fakat modern manada kapsamlı bir ‘İslâm Ansiklopedisi’ son yüzyıla kadar maalesef yazılmamıştır. [ 3] Dolayısıyla bu ansiklopedinin yaptığı tahribatı düzeltmek ve doğru bilgilere ulaşmak için maddeleri veya okuduğumuz araştırma yaptığımız konuları bir de Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA) ile karşılaştırmak gereklidir. Hatta bu konuda bir karşılaştırma yapılsa Oryantalistlerin ve MEB’nın yayımladığı İslâm Ansiklopedisi’ne yapılan DİA’daki tenkit ve tashih edilen yerlerin listesinin bir hayli uzun olduğu görülecektir. 

DİA kendinden önce yayımlanan ansiklopedilerin bütün İslâmiyat madde ve literatürünü kapsadığı gibi, bizde ve başka ülkelerde yayımlanan EI, İA, GAL, GAS, TA gibi birçok kitap ve ansiklopedideki bilgilerin düzeltilmesini, tadil, tashih ve tekmilini de içermektedir. Hepsinin isimlerini burada yazmamız sayfalar alacak olan yüzlerce değerli âlim ve muhterem zatların yazdığı maddeleri, bilgi ve tespitleri, özgün değerlendirmeleri başka bir ansiklopedide bulmak güçtür. Adeta bu ansiklopediye müracaat edilmeden yazılan ilmî yayınlar eksik olmakta; kendi alanında ilim dallarında müracaat edilmesi gereken, olmazsa olmaz eserlerin başında gelmektedir desek, herhalde aşırı bir iddiada bulunmuş sayılmayız.

İslâm’ın ve İslâm dünyasının Batılılarca hor ve hakir görülüp imajının kötülendiği bu zamanda,  bu muhteşem eser istikbale daha güvenle bakmamızı sağlayacak, gerçekten de bize ve dünyaya kaynak bir eser olacaktır. İlmî usullerle yazılan bu eser elbette başka çalışmalara, yeni ürünlere hüsnü misal olacak,  içimizdeki istidatların neşvünema bulmasına, kültür ve medeniyetimizi daha sağlam temeller üzerine kurup, geleceğimizi daha doğru kurgulayabilmemize yardımcı olacaktır.

Fakat ne kadar mükemmel olsa da insan yapısı olan her eserde olduğu gibi 44 ciltlik bu devasa eserde de bazı hatalar mevcuttur. Maalesef başta 1 [ansiklopediden ayrı olarak verilmişti], 10, 11, 21, 31 ve 44. ciltlerdeki düzeltmeler ve birkaç ilim adamının yazdıkları hariç, henüz ansiklopediye akademik ilmî camiadan ciddi bir intikad, istidrak veya bir düzeltme cetveli yayımlanmamıştır. Hâlbuki Ansiklopediye yapılacak müsbet eleştirilerin onu daha çok tekmil ve tezyin edeceğini düşünüyorum. Bu yıkıcı olmayan yapıcı tahşidat, tenkit, tahlil ve tashihler ansiklopedi yönetimi tarafından değerlendirilirse ona katkı sağlayacaktır.

Ansiklopediyle ilgili yaptığımız çalışma “cilt- sayfa- sütun- satır” sırasına göre, ileride yayınlayacağımız, yaklaşık iki yüz sayfa tutan tashihat, tespit ve düşüncelerimiz { BİR MEDENİYET PROJESİ İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ ‘Tenkid, Tahlil ve Tashihi’ }  adlı eserimizde ayrıntılı olarak görülecektir. Ansiklopedinin 2. baskısı bütün bunlar göz önüne alınıp tashihli bir şekilde yani 1, 10, 11, 21, 31. 44. ciltlerdeki ve burada özetle değindiğimiz konular dikkate alınarak yapılmalıdır. Ayrıca bu tashihlerin hepsi toplu olarak ‘Ansiklopedinin 1. baskısında yapılması gereken Düzeltmeler’ bölümü olarak, hazırlanacak Ek cilde ayrı bir başlık halinde ilave edilmelidir.                         

Bu makalede Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi [DİA] ’yle ilgili yazdığım bu eserden alıntı yaparak, sadece Üstad Bediüzzaman Said Nursî ile alakalı,  görebildiğimiz birkaç yanlışa cevap vermeye çalışacağız.

          1-  Ansiklopedinin “İslâmcılık[ XXIII, 69 ] maddesinde …Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Dârülfünun müderrislerinden Sadreddin, Said Nursî gibi İslâmcılar ise diğer mezheplerden yararlanmaya esastan veya zaman açısından karşı çıkmışlardır denilmektedir.

Hukuk alanındaki İslâmcılık akımı incelenirken ifade edilen bu cümle, Said Nursî’nin düşüncelerini kesinlikle ifade etmemektedir. Cümlede bahsi geçen diğer iki kişinin fikirleri öyle olabilir bilmiyorum, ama Said Nursî’nin bu konudaki fikirleri kesinlikle öyle değil tam tersidir. Burada maddenin yazarı, metinden anladığımıza göre kanun yapımında Hanefî mezhebi dışındaki diğer mezheplerden yararlanılmamasını kastediyor. Hâlbuki Said Nursî, Şâfiî mezhebinden olduğu için mantıken böyle bir cümlenin içinde yer alamaz. İkinci ve en önemlisi olarak O, diğer mezheplerden yararlanmaya değil, Tanzimat’tan itibaren yapılan ve Batıcıların tezleri olan Avrupa’dan kanun iktibas etmeye, Batı’dan kanunlar alınmasına “ESAS”tan karşı çıkmıştır. Üstad hiçbir zaman diğer mezhepleri reddeden bir taassup içinde olmamış, hatta mezhepleri Cenâb-ı Allah’ın kanunlarının [yani Kur’ân’ın] şârihi /açıklayıcısı” olarak görmüş, ‘dört mezhepten kanun yapılırken faydalanmak gerektiğini ’ her fırsatta söylemiştir. Kendi mezhebini hak görüp, diğerlerini batıl gören tahtiecileri (muhattie) ağır bir şekilde eleştirmiş; dört mezheb de haktır, füruatta hak taaddüd eder diyen musavvibeyi haklı bulmuştur. Aşağıda geleceği üzere bu fikir onun en temel düşünce esaslarından birini oluşturur. Üstad İslâm’daki mezhep olgusuna bakış açısını geniş bir şekilde Sözler adlı eserinin “27. Söz: İçtihad Risâlesi”nde ve Sünuhat’ın “Kur’ân’ın Hâkimiyet-i Mutlakası” bölümünde ifade etmiştir, oraya bakılabilir.

Bu konudaki düşüncelerinin daha açık ve net bir şekilde anlaşılması için bizzat kendi eserlerinden birkaç alıntı yapmamız, bu cümlenin düzeltilmesi için yeterli olacaktır.

Üstad, 19 ve 26 Aralık 1908 tarihli Kürd Teâvün ve Terakkî Gazetesi’nde yazdığı “Bediüzzaman Said-i Kürdî’nin Mebusâna Hitabı” başlıklı makalesinde şöyle der:

Milyonlarca dâhilerin  nusus-u kâtıadan istihracıyla şecere-i tuba gibi teşaub etmiş ve siyaseten ve maslahaten hangisinin hangi meselesine temessük [ederseniz ediniz; -ifade düşük bu iki kelime eklenmelidir-] caiz bulunmuş “Ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mübîn” [En‘âm 6/59 âyetinin] sırrını tefsir eylemiş olan MEZÂHİB-İ ERBAA’dan o define-i bîpayan ve bîintiha, o cevâhir ile memludur ya ; o şeriat-ı garrâdan ahkâm-ı âdile ve hakâik-ı ulviyeyi düstur [anayasa, kanun] olmak üzere tanzim için hamele-i şeriatın efkâr-ı umumiyesine müracaat ediniz. Ta ki, meşrutiyetteki hakâikı ve Kanun-u Esasi’deki ahkâmı daha mükemmel, daha vazıh şeriat-ı garrâdan istihraç ve tanzim etsinler. Nasıl ki az himmetle Mecelle-i ahkâm’ı tanzim ettiler. Zira hablü’l-metin-i hayatımız olan ittihâd-ı umumi bununla tahakkuk edecek ve kuvvet bulacaktır.”  “..Ey mebuslar, Mecelletü’l-Ahkâm bir hüsn-ü misaldir. İslâmiyet sizden çok büyük şeyler bekliyor.” [4]  

24.03.1909’da Volkan gazetesinde yayınladığı meşhur ‘Bediüzzamân-ı Kürdî’nin Fihriste-i Makâsıdı ve Efkârının Programıdır’ adlı makalesinin 1. maddesinde şunları yazar:

“Âlem-i İslâmiyet’in ukde-i hayâtiyesini tenbih ve temin ve meylü’t- terakkîsini faal etmek için; adalet ve meşveretten ibaret olan meşrutiyetin me’haz ve menbaını, ezel ve ebed şanında olan Kânun-u ilahiyenin şârihi olan MEZÂHİB-i ERBAA’yı [dört mezhebi] ittihaz etmektir. Zira milyonlarca dâhilerin ecr-i âhiret için istinbat ettikleri bahr-ı umman gibi MESÂİL-i ŞER’İYYE’ye kanaat etmeyip, Avrupa’ya  AHKÂM ve AHLÂKta dilencilik ve izhâr-ı fakr etmek DÎN-i İSLÂM’A BÜYÜK BİR CİNAYETTİR. Meşrutiyette hâkim kanun olduğundan, bu kanun libas-ı milliye-i İslâmiyeyi giymelidir.” [5]

İlk baskısı 1911' de yayımlanan Divân-ı Harb-i Örfî  adlı eserinde, vaaz ve hutbelerinde milletvekillerine şöyle hitap ettiğinden bahseder: 

“Ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmii’nde mebusâna hitaben feryad ettim ve söyledim ki: Meşrutiyeti meşrûiyet ünvanıyla telakki ve telkin ediniz. Tâ istibdat, pis eliyle o mübareki ağrâzına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyîd ediniz. Zira cahil ferdler ve avam, kayıdsız hür olsa, sefih ve itaatsiz olur. ADALET NAMAZINDA KIBLE, [yani hukuk işlerinde yasama işlerinde yöneleceğiniz yer] MEZÂHİB-i ERBAA OLSUN; TÂ Kİ NAMAZ SAHİH OLA. Zira hakâik-i meşrutiyetin sarahaten ve zımnen ve iznen MEZÂHİB-i  ERBAA’dan  istihracı  mümkün olduğunu dava ettim.” [6]

Üstad “dört mezhep” hakkında bu kanaatlere sahip olduğu gibi, genel olarak “şer‘î ahkâm”ın tatbiki yani kanun ve devlet nizamı olarak uygulanması hakkında da kesin, keskin ve net düşüncelere sahiptir:

10.03.1909’da Volkan’da yayınladığı daha sonra hem Divân-ı Harb-i Örfî’nin hem de Hutbe-i Şâmiye’nin sonuna ilave ettiği ‘Hakikat’ adlı makalesinde şunları ifade eder:

“Meşrutiyet ki (Haşiye: o zaman meşrutiyet şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş) adalet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. On üç asır evvel ŞERİAT-ı GARRÂ TEESSÜS ETTİĞİNDEN, AHKÂMDA [hükümleri yani kanunları alma veya yapmada, yasama faaliyetlerinde] AVRUPA’YA DİLENCİLİK ETMEK, DÎN-i İSLÂM’A BÜYÜK BİR CİNAYETTİR VE ŞİMALE MÜTEVECCİHEN NAMAZ KILMAK GİBİDİR. Kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdat tevzi‘ olunmuş olur.” [7]

Üstadın siyasî içtimaî görüşlerini anlattığı en temel kitabı olan Hutbe-i Şâmiye adlı eserinin sonunda yer alan ‘Arapça Hutbe-i Şâmiye’nin Zeylinin Kısa Bir Tercümesi’ bölümünde kendi tabiriyle şeriat hakkında sual soran milletvekillerine yaptığı açıklamaları okuduğumuzda, “toplumsal hayatta dinî ahkâmın uygulanmasının gerekliliğini, uygulanmamasının ferdî ve içtimaî zararlarını” genişçe izah ettiğini görürüz. Kısaca açıklayarak özetlersek orada şunları ifade eder: “ ..Evet millet-i İslâmiyenin sebeb-i saadeti yalnız ve yalnız hakâik-i İslâmiye ile olabilir. Ve hayat-ı ictimâiyesi ve saadet-i dünyeviyesi ŞERİAT- ı İslâmiye ile olabilir. BUNLAR OLMAZSA adalet mahvolur; emniyet zîrü zeber olur; ahlâksızlık pis hasletler galip olur; işler yalancıların, dalkavukların elinde kalır. Yasaların anasını ( anayasa/ kanun-ı esâsi) yaparken Kur’ân’ın gösterdiği adalet prensipleri/ ilâhî emir ve yasaklar dikkate alınmalıdır. Saadet-i beşeriye dünyada adalet ile olabilir. Adalet ise doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile olabilir… Eğer insanlara verilen cezalar emr-i ilâhî ve adalet-i rabbâniye namına olmazsa verilen cezalar adalet değildir. Abdestsiz kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Görünüşte zahiren namazı tüm fiillerini, kıraatini yerine getirerek ifa etsen bile eğer abdestin yoksa veya kıbleden başka bir yöne teveccüh edersen namaz kılmış sayılmazsın; istediğin kadar ben namaz kıldım de, şartlarını yerine getirdim de sadece kendini kandırırsın.  Demek HAKİKİ ADALET VE TESİRLİ CEZA odur ki ALLAH’IN EMRİ NAMIYLA olsun, yoksa tesiri yüzden bire iner. (Burada Birinci Söz’ü ‘Bismillah her hayrın başıdır’ sözlerini hatırlamakta fayda vardır. Öyleyse Hâkimler ve Savcılarda karar verirken Allah adına başlayıp, Allah adına yargılayıp, Allah adına karar vermelidirler. Acaba şu an böyle bir durum söz konusu mu? Düşünüle! ). Üstad kalbine gelen bir uyarıyı da şöyle söylüyor: Eğer insanlık çabuk aklını başına alıp ADÂLET-i İLÂHİYE NAMINA ve İslâmî gerçeklere uygun MAHKEMELER AÇMAZSA maddî ve manevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye’cüc ve me’cüclere teslim olacaklardır. Yani dünyevî toplumsal sorunlarla, terörle, fitne – fesat ve bozgunculuklarla, anarşi, toplumsal kaos ve krizlerle uğraşılacak; dünyada insanlığın başı ferd ve devlet olarak beladan kurtulmayacak, rahat yüzü görülmeyecektir. Devlet sistemi olarak eğer vatandaşların, insanlığın huzuru, saadeti sağlanmak isteniyorsa, bunun yolu Kur’ân’ın gösterdiği yoldan gitmekle olur. Kur’ân bize neyi emretmişse onu Allah adına uygulayacak, neyi yasaklamışsa ondan da Allah adına uzak duracağız. Amellerimizde rızâ-yı ilâhîyi esas maksat yapacağız. Başka dünyevî maksat, menfaat ve maslahatlar olursa uhrevî mükâfatını alamayız. Kur’ân’ın gösterdiği yolu şahsî/ ferdî hayatımızda prensip olarak uygulayacağımız gibi; Kur’ân’ın getirdiği ceza/ hukuk sistemi de [ukûbât ve muamelât] devlet olarak mahkemeler vasıtasıyla emr-i ilâhî ve adalet-i rabbâniye NAMINA İCRA VE TATBİK edilmelidir.” [8]

Yine Üstad Divân-ı Harb-i Örfî  adlı eserinde “.. Bana da sual ettiler: Sende şeriatı istemişsin? Dedim: Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilalcıların isteyişi gibi değil! ..En mukaddes maksadım şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir’  demektedir. [9]

Üstad Eski Said döneminde yazdığı Makaleler’inde, özellikle Münazarat ve Hutbe-i Şâmiye gibi eserlerinde “meşrutiyet” sistemini dinimizdeki “meşveret-i şer‘iyye” “şûrâ” esasına dayanarak desteklediğini ifade etmiştir. Yine o Cumhuriyet döneminden öncede “cumhuriyet” sistemini savunmuş, “dindar cumhuriyetçi” olduğunu söylemiş, bu düşüncesiyle “selef-i sâlihîne muhalefet ettiğini” söyleyenlere:  “Hulefâ-i râşidîn hem Halife hem Reis-i cumhur idiler. Sddîk-ı ekber, aşere-i mübeşşere ve sahabe-i kirâma [r. anhüm] elbette Reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer‘iyyeyi taşıyan manidar, “dindar cumhuriyet”in reisleri idiler.” demiştir. [10]

Netice olarak Siyasal ve toplumsal sistemin din ve devlet ayrılığı ilkesine dayanması; bunu savunan anlayış olarak tarif edilen Laiklik ilkesi, din kurumunun siyasal ve kamusal yaşam üzerindeki etki ya da egemenliğinin sınırlanması çabalarından doğmuştur. [11] Üstad özellikle Tanzimat’tan itibaren başlayan, Cumhuriyet’le yoğun bir şekilde devam eden Avrupa’dan kanunlar iktibas edilerek hukuk alanındaki laikleşme ve Batılılaşma çabalarına kesinlikle katılmamış, karşı çıkmış, muhalefet etmiştir.

Üstad hayatının her döneminde ‘Din hayatın hayatı, hem nûru hem esası / İhyâ-yı din ile olur, şu milletin ihyâsı’ diyerek, ancak dine temessük ederek ilerleyebileceğimizi, dinin sosyal hayattan ayrı düşünülemeyeceğini ifade etmiştir. Bu düşüncelerini Jön Türklere teklif suretinde açmış, kabul edilmediğini görünce ‘Din ile hayat kâbil-i tefrik olduğunu zannedenler felakete sebeptirler’ diyerek onları eleştirmiştir. Bediüzzaman hürriyet taraftarı iken, gördüğü haksız uygulamalardan daima Jön Türklere muhalefet ederek, ‘Siz dini incittiniz, gayretullaha dokundurdunuz, hilâfeti tezyif ettiniz. Neticesi vahim olacaktır’ diye izhâr-ı muhalefetten çekinmiyordu. Divân-ı harpteki kahramanâne Müdâfaat’ı ve Jön Türklere irad ettiği on bir buçuk suali âleme malumdur. [12] 

          2-  Ansiklopedinin “Materyalizm ” [ XXVIII, 140 ] maddesinde  “materyalizme karşı çıkan .. dine yönelik eleştirileri cevaplandırmaya çalışan .. materyalist düşünceyle mücadele eden” zatlar sayılırken, Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin zikredilmemesi veya unutulması büyük bir gaflet ve hatadır.

Ülkemizde veya topyekûn İslâm âleminde burada sayılan muhterem zevâtta dâhil olmak üzere Materyalizmle dinsizlikle mücadelede Üstadın bu sayılan kişiler kadar kıymeti ve hizmeti yok mudur? Hatta iddia ediyorum 44 ciltlik İslâm Ansiklopedisi’ni baştan sona tarayalım, eserleriyle ve hayatıyla Üstad kadar ‘maddiyyûn’ ile mücadele eden bir başka kişi var mıdır? Evet, bütün bir İslâm Tarihi’ni göz önüne alarak taassupla ve kıskançlıkla değil, objektif olarak tarafsız ve mutedil bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde; bütün inkârcı ateist, materyalist, pozitivist ve mülhid cereyanların, felsefî akımların zirve yaptığı, hatta devletler eliyle dinsizliğin icra ve tatbik edildiği bir dönemde yaşayan, yazdığı eserlerle zındıka ve küfr-ü mutlakın belini kıran Üstad, en başta zikredilmeye layıktır. Onlarca Risâle’leriyle Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu ispat eden, iman hakikatlerini inkâr edenlere makul ve mantıklı ikna edici cevaplar veren Üstad, ömrünü bu mücadeleye vakfetmiştir; Eserleri meydandadır. Dolayısıyla güneşe karşı gözünü kapamak, bu büyük zâtı ve yazdıklarını, dine yaptığı hizmetleri görmezden gelmek veya hatırlamamak ilim ahlâkıyla, irfanla izah edilemez. Cumhuriyet tarihine birazcık vâkıf olan herkes, objektif ve tarafsız bir bilim adamı, bu söylediklerimizin bir mübalağa değil mahzâ hakikat olduğunu, o isimler arasında Üstadında isminin zikredilmesi gerektiğini insafla teslim eder.

Ayrıca Risâleler hakkında yanlış bir anlamaya yer verilmemesi için belirtelim ki,  Risâle-i nur yalnız iman ve tevhid hakkında değil yüzlerce yıldır İslâm âleminde bir problem olarak gelen ve biriken birçok meselenin çözümlerini de ihtiva etmektedir. Bu bakımdan Risâleler’e sadece materyalizme cevaplar veren bir eser diye sathî bir nazarla bakılmamalı; tefsir, hadis, kelam, İslâm tarihi, mezhepler tarihi, fıkıh, tasavvuf gibi dinî ilimlerin birçok “mesâil”ini ve “kavâid”ini bazen birkaç cümlede halleden vecizeleri, izahları vardır. Elbette ki Risâle-i nur klasik manada bir tefsir, kelam, fıkıh kitabı değildir, onlar gibi telif edilmemiştir; fakat ulemanın tartıştığı ihtilaflı birçok konu halledilmiş, akla takılan birçok sorunun cevapları verilmiştir. Risâlelerden alınan bakış açısıyla, onun penceresiyle birçok konuda istikametli ve itidalli görüş, sırât-ı müstakîm düşüncesi yakalanabilmektedir:

  Biri dedi: Risâle-i nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve muannnid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?

Ona cevaben dediler: Risâle-i nur yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan, dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususi bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid aletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i‘câzıyla o geniş yaralarını , Kur’ân’ın ve imanın ilaçları ile tedavi etmeye çalışıyor.. [13]

            3-  Ansiklopedinin “Cevşen ” [ VII, 463 ] maddesinde.. Ancak Cevşen-i Kebîr diye bilinen ve Mûsâ el-Kâzım'dan itibaren imamlar yoluyla Hz. Peygamber'e nisbet edilmiş bir hadis olarak rivayet edilen yaklaşık on beş sayfalık metnin sahih olması mümkün görünmemektedir. Zira bu metin, bilinen bir olayı, bir kıssayı veya tarihî bir vak'ayı anlatan, hâfızada tutulması kolay metinlerden farklı olarak her kelime ve cümlesinin büyük bir titizlikle zaptedilip tekrarlanması, Hz. Peygamber'den alınıp rivayet edilmesi imkânsız denecek kadar güçtür. Duanın Sünnî hadis mecmualarında yer almaması, aynı şekilde Şiî hadis külliyatının ana kaynağı durumundaki kütüb-i erbaa’da da bulunmaması, sadece dua mecmuaları gibi ikinci derecede bazı kitaplarda mevcut olması da bu görüşü desteklemektedir.  denilmektedir.

Öncelikle Cevşen bir duadır, dua kitabıdır, dua mecmualarında bulunması gayet tabiidir. Bilhassa Üstadın ve Nur Talebelerinin okuduğu çok mühim bir evraddır. Maddenin yazarı Cevşen’in hadis olmadığını veya metninin sahih olmadığını ispat sadedinde, çok ilginç bir mantık yürütmektedir. Cevşen duası eğer Hâfız Osman hattı Kur’ân’ın satırları esas alınarak yazılsaydı ortalama 15- 16 sayfa tuttuğu görülecektir. Yazar bu kadarcık bir metnin hafızada zaptının “imkânsız denecek kadar güç” olduğunu söylemektedir. Diğer itirazlarını da bu görüş üzerine bina etmektedir.  Böyle bir mantık yürüterek bir iddiada bulunmak, hâfızlığa önem veren her yıl yüzlerce hâfız yetiştiren yani 600 sayfalık Kur’ân metnini ezberleyen bir millete sadece gülünç gelir. Üstelik hadis ve Kur’ân ilimlerinde rivayette “kitâbet” kadar “hıfz”ında yani metin ezberlemenin önemli olduğunu yazar da biliyordur. Bu “din” bize öncelikle nesilden nesile hafızalarda zabtedilerek ezberlenerek gelen metinler olarak rivayetle isnadla gelmiştir. 15 sayfalık bir metin pekâlâ ezberlenebilir, nitekim günümüzde de ezberleyenler vardır. Ayrıca zayıfta olsa Cevşen’in kitâbeten rivayet ihtimali de vardır denebilir, zaten birçok pasajı âyet ve hadisten mülhemdir. Dolayısıyla bu cümle evveliyatıyla tekrar değerlendirilmeli ve Cevşen’e itiraz edilecekse yani hadis olmadığı veya metnin sahih olmadığı söylenecekse daha objektif, mantıklı ve tutarlı tenkitler konulmalıdır.

           4-  Ansiklopedinin Mushaf ” [XXXI, 246 ] maddesinde: “ Son zamanlarda ‘tevâfuklu Kur’ân’ adı altında, Allah lafzı ile esmâ-i hüsnâdan olan ‘er-Rahmân, er-Rab’ ve lâfza-i celâlin yerini tutan ‘Hû/ hüve’ zamiri yukarıdan aşağıya doğru bir veya daha fazla sütun halinde aynı hizaya gelecek şekilde yazdırılan Mushaflar tartışma konusu olmuştur. .. tevâfuk diye ileri sürülen şey mûcizevî bir sonuç değil hattatın bir eseridir. Tevâfuk iddiasıyla ilk defa basılan Mushaf nüshalarının (İstanbul 1974; Berlin 1975) incelenmesinde söz konusu kelimelerin aynı hizaya getirilebilmesi için yapılan zorlamalar ve yazı istifindeki bozulmalar dikkati çekmektedir. Nitekim bu Mushaf nüshalarının mühürlenmesi talebi, TC. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetkili kurulları tarafından reddedilmiştir ” denilmektedir. 

Kur’ân’ın ‘tevâfuklu’ bir şekilde basılması hatta Risâle hâşiyeli bir Kur’ân yazdırmak arzusu’ böylece Nûr’ların da Kur’ân’ın halis bir tefsiri olduğunu gösterme çabası Üstad’ın önem verdiği konulardan biridir. Yazarın bahsettiği 1974 ve 1975 tarihli tevâfuklu Mushaf baskılarını görmedim. Fakat anladığım kadarıyla burada bahsedilen baskılar halen Hizmet Vakfı tarafından yayımlanan tevâfuklu Kur’ân’lardır.

Tevâfuklu Kur’ân’ın ilk şeklini Üstad, sadık talebelerinden Hüsrev Efendiye tevafuk tenasüp ve istiflerini göstererek üç nüsha olarak yazdırmış, birkaç defa basımına teşebbüs ettiyse de basılamamıştır. Üstadın vefatından sonra da bazı talebeleri meşhur Hattat Hamid Aytaç’a 3. nüshayı götürerek cüz cüz tekrar yazdırmış ve mezkûr tarihte de bastırılmıştır. Hatta Hüsrev Ağabey kendisinden izin alınmadan yapılan bu neşirden dolayı Üstad’ın bazı talebelerini mahkemeye vermiştir, bk. Bediüzzaman Said Nursî ve Hayrü’l-Halefi, III,1449.

Gerçekten de Hüsrev Efendinin üzerinde daha derinlemesine çalışarak daha güzel bir istif ve tenasüple en son yazdığı ve tevâfukun daha net görüldüğü ve daha mükemmel olan 9. Nüshaya [Hayrat Vakfı’nca ilk defa 1984’te basılmıştır bk. a.g.e., III, 1473-4] göre, bu 3. Nüshada [yani Hamid Aytaç’ın yazdığı Hizmet Vakfının bastığı Kur’ân’da] tevâfukta, tenâsüpte hattattan  sâdır olan bazı hatalar, göze çarpan bazı eksiklikler vardır. Fakat bundan dolayı Kur’ân’ın umumunda görülen “tevâfuk” hakikatini inkâra gerek yoktur.

Günümüzde Hayrât Neşriyat ve Tenvir Neşriyat tarafından da tevâfuklu Kur’ân gayet mükemmel, renkli, gözalıcı bir şekilde basılmaktadır. Bu Kur’ân’lara öyle “incelenmesine” (!) gerek kalmadan, ehl-i vukufun değil, en âmî, sıradan avam bir adamın gözle kabaca baktığında dahi göreceği, sadece lafzatullahta, esmâ-i hüsnâda değil birçok kelime, edat ve harflerde bile tevâfukun varlığı müşahede edilecektir. Ayrıca tevâfuklu Kur’ân’da zorlama ve yazı istifinde bozulma gözükmemekte tam tersi, belki de matlub olan veya olması gereken daha güzel bir tanzim ve istif söz konusudur. Bu, taassupla gözlerini kapamayanların görebileceği, gayet açık/ vâzıh/ bâriz/ bedîhî bir durum, bir vâkıadır. Kur’ân’ın i‘câzına (mûcize olması yönüne) 25. Söz’ün geniş penceresinden çok yönlü bakamayan, onun i‘câzını dar birkaç maddeye hasredenlerin zihni aklı bunu kavrayamaz.

İkinci olarak “Mushaf” maddesinin yayımlandığı 31. cildin basım tarihi 2006’dır. Bugün bu Kur’ân’lar Diyanet tarafından reddedilmeyip mühürlendiğine göre, tevâfuklu Kur’ân ile ilgili bu mutaassıp düşüncelerden artık vazgeçilmiştir diyebilir miyiz? Dolayısıyla bu cümlenin yer aldığı paragraf daha mûtedil bir bakış açısıyla yeniden yazılmalıdır diye düşünüyorum. Tevâfukla ilgili geniş izahat için ayrıca bk. Kur’ân-ı Kerîm ve Muhtasar Meâli, Mukaddeme: Kur’ân’da tevâfuk’, İstanbul 2001 (Hayrât neşriyat)  s.13- 19; Bediüzzaman Said Nursî ve Hayru’l-Halefi Ahmed Hüsrev Altınbaşak, Isparta 2013 [Hayrât neşriyat] III,1407-1435; Bediüzzaman Said Nursî, Makam Tanzimli Risâle-i Nur Külliyatı II:  Mektûbat, ‘Rumuzât-ı Semâniyye Risâlesi’, İstanbul 2013 (Tenvir neşriyat) s. 444- 506, 543- 625.

          5- Said Nursi [ XXXV, 568]  maddesinde  “Âhir zamanda gerçekleşecek olaylarla ilgili hadislerin bir kısmının Kur’ân’daki müteşâbih âyetler gibi çeşitli mesajlar içerdiğini savunan Said Nursi’ye göre bu tür hadisler tefsir değil te’vil edilmelidir.” denilmektedir.

Risâleden kısaltılarak alınan bu cümle muğlâk bir hale gelmiş; şu şekilde yazılırsa daha anlaşılır bir hale gelir: Âhir zamanda gerçekleşecek olaylarla ilgili hadislerin bir kısmının Kur’ân’daki müteşâbih âyetler gibi derin manalar içerdiğini savunan Said Nursi’ye göre, bu tür hadisler muhkemat gibi tefsir edilmez ve murad edilen mananın ne olduğunu herkes bilemez. Belki tefsir değil te’vil edilmelidir. Vukuundan sonra tevilleri anlaşılır, o hadisle kastedilen muradın ne olduğu gerçekleştikten sonra bilinir. İlimde râsih olanlar o gizlenmiş hakikatleri açığa çıkarırlar.” [14]

Yine aynı maddede [ XXXV, 569] verilen görüntüde “Said Nursi’nin yazma bir eserdeki düzeltmeleri” şeklinde yazılmış. Oysa verilen görüntüde hiçbir düzeltmesi yoktur. Doğrusu “Said Nursi’nin Mesnevî-i Nûriye adlı eserinin yazma bir nüshası” şeklinde yazılmalıdır.

Ayrıca yine aynı maddedeki [ XXXV, 570] Osmanlı döneminde yayımlanan eserleri ayrıca Âsâr-ı Bedîiyye içinde basılmıştır (nşr. Abdülkadir Badıllı, İstanbul 2004).” cümlesi ilavelerle şöyle yazılmalıdır: Osmanlı döneminde yayımlanan eserleri ayrıca Âsâr-ı Bedîiyye (nşr. Abdülkadir Badıllı, İstanbul 2004), İctimâi Reçeteler I - II (nşr. Tenvir neşriyat, İstanbul 1990), İçtimaî Dersler  (nşr. Zehra yayıncılık, İstanbul 2004)  içinde basılmıştır.”

 

DİPNOTLAR:

1- Said Nursî,  İçtimaî Dersler, İstanbul 2004 (Zehra yayınevi) , s. 325

2- İslâmiyet’le ilgili Batı ve Doğuda temel bilimsel kaynak eserlerden biri olan dünyaca ünlü bu ansiklopedi hakkında yukarıdaki cümleleri hakaret maksadıyla yazmadığımızı özellikle belirtmeliyiz. Orijinal ve tercüme İslâm Ansiklopedisi hakkında yapılan  “bu ağır itham ve tenkitler ” hakkında ayrıca bk. DİA: 1/ Önsöz” ; 3/224 ‘Ansiklopedi’ ; 9/463–4 ‘Diyanet Vakfı’ ; 11/181–184 ‘The Encyclopaedia of Islam’; 23/43-44“İslâm Ansiklopedisi” ; 23/57-58 “İslâm – Türk Ansiklopedisi” ; 43/158 “Wensinck, Arent Jan” www.isam.org.tr/

3- İslâm âleminde yazılan bu ansiklopedik eserler hakkında bk. DİA: 1/‘Önsöz’ ;  3/ 219-226 ‘Ansiklopedi

4 –  Nursi, İçtimaî Dersler,  s. 514, 521. Mecelle, Osmanlı Devleti’nde 1868-76 yılları arasında hazırlanmış, daha çok borçlar, eşya ve yargılama hukuku esaslarını içeren, İslâm hukukuna dayanarak hazırlanan ilk kanundur.1926’ya kadar Türkiye’de hatta daha sonraları da birçok İslâm ülkesinde medenî kanun olarak uygulanmıştır. Bk. M. Âkif Aydın, “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye DİA, XXVIII, 231- 235.

5-  Nursi, [ Age] , s. 537-538

6-  Nursi, [ Age] , s. 160-161

7-  Nursi, [ Age] , s. 531-532

8-  Nursi, [ Age] , s. 63-71

9- Nursi, [ Age] , s. 157, 165;  Ayrıca İşârâtü’l- İ‘câz  [İstanbul 1999 (Zehra yayınevi)]  tefsirinde şeriatla ilgili açıklamaları için bk. s.154-156, 182-188.

10- Said Nursî, Şuâlar, İstanbul 2014 (Zehra yayıncılık)  s. 326

11- Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi,  İstanbul 1986 (Gelişim yayınları)  XII,  7328 [ “Laiklik”  maddesi].

12-   Nursi,  İçtimaî Dersler, s. 411- 412; Said Nursi, İçtimâi Reçeteler-I,  İstanbul 1990 (Tenvir neşriyat), s. 26, 

13- Said Nursî,  Kastamonu Lâhikası, İstanbul 2014 (Zehra yay.)  s. 21.

14- Nursî, Şuâlar, s. 574.


Yazarın tüm yazıları.


BU HABERE YORUM YAPIN!
Yorumunuz site yöneticileri tarafından onaylandıktan sonra bu alanda görünecektir.

BU HABERE YAPILMIŞ YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yapılmamıştır. İlk yorumu siz yapın.

KUR'AN-I KERİM

NAMAZ VAKİTLERİ

FACEBOOK'TA RİSALEANTEP