NurPlast
18.07.2016 | A+ | A-

Risale-i Nur'da Ordu ve Asker

Risale-i Nur'da Ordu ve Asker

Bediüzzaman Said Nursi

Ey şanlı asâkir-i muvahhidin!* Ve ey bu millet-i mazlumeyi ve mukaddes İslamiyeti iki defa büyük vartadan tahlis eden muhteşem kahramanlar!

Cemal ve kemaliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da hakkıyla en müşevveş bir zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız ve kuvvetiniz, itaattir. Bu meziyet-i mukaddeseyi en ufak amirinize karşı bile irae ediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslamın namusu artık sizin itaatinize bağlıdır. Sancak ve Tevhid-i İlahi sizin yed-i şecaatinizdedir. Sizin o mübarek elinizin kuvveti de itaattir. Sizin zabitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur'an ve hadis ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki, haklı amire itaat farzdır.

Malumunuzdur ki, otuz üç milyon nüfus, yüz sene zarfında böyle iki inkılabı yapamadı. Sizin o itaatten neşet eden hakiki kuvvetiniz, umum millet-i İslamiyeyi medyun-u şükran etti. Bu şerefi hakkıyla teyid etmek, zabitlerinize itaatledir. İslamiyetin namusu da o itaattedir. Biliyorum ki müşfik pederleriniz olan zabitlerinizi mes'ul etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi ise iş bitti. Zabitler ululemirdirler. Vatan ve millet menfaatinde, hususan nizam-ı askeride ululemre itaat farzdır. Şeriat-ı Muhammedînin(asm) muhafazası itaat iledir.

Hutbe-i Şamiye, s. 110, 111.

Ey asâkir-i muvahhidin!** Fahr-i Alem'in(asm) fermanını size tebliğ ediyorum ki, Şeriat dairesinde ululemre itaat farzdır. Ululemriniz ve üstadlarınız, zabitlerinizdir. Askerlik ocağı cesim ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itaatte serkeşlik etmekle bütün fabrika herc ü merc olur.

Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika-i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfus u İslamiyenin nokta-i istinadı ve maden-i istimdadır.

Sizin iki müthiş istibdadı kansız ve def'aten öldürmeniz harikulade olduğundan ve Şeriat-ı Garra'nın iki mucize-i garrasını izhar ettiğinizden zaifül-akide olanlara hamiyeti İslamiyenin kuvvetini ve Şeriatın kudsiyetini iki bürhan ile izhar eylediniz. Bu iki inkılabın pahasına binler şehid verse idik ucuz sayacaktık. Lakin, itaatinizden binde bir cüz'ü feda olunsa, bize pekçok pahalı düşer. Zira, itaatinizin tenakusu, ukde-i haytiye ve hararet-i garziyenin tenakusu gibi mevti intac eder.

Tarih-i alem serapa şehadet ediylor ki asker neferatının siyasete müdahaleleri devletçe ve milletçe müthiş zararları intac etmiştir. Elbette hamiyet-i İslamiyeye zarar verecek noktalardan menedecektir. Siyaseti düşünenler, sizin kuvve-i müfekkireniz hükmünde olan zabitleriniz ve ululemirlerinizdir.

Bazen zarar zannetiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def ettiği için ayn-ı maslahat olduğundan, zabitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de terüddüd caiz değildir. Efal-i hususiye-i nameşrua, san'attaki maharet ve hazâkate münafi değildir ve san'atı menfur etmez. Nasıl ki bir tabib-i hazık ve bir mühendis-i mahirin nâmeşru harekatı için, onların tıp ve hendeselerinden mani-i istifade olamaz. Kezalik, fenn-i harbde tecrübeli ve o san'atta mahir ve hamiyet-i İslamiye ile müneverrül fikir zabitlerinizin bazılarının cüz'i nameşru harekatı için itaatinize halel vermeyiniz. Zira, fenn-i harb mühim bir sanattır. Hem de sizin kıyamınız; Şeriat-ı Garra -yed-i beyza-i Musa gibi- sair sebeb-i tefrika ve teşettüt-ü efkâr olan cemiyetleri bel' etti. Sahirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekatınız bu inkılabta ilaç gibi idi ki, fazla olsa zehire münkalib olur ve hayat-ı İslamiyeyi fena bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle, bizdeki istibdat şimdilik mahvoldu. Lakin, terakkiler için Avrupa'nın istibdad-ı manevisi altındayız. Nihayet derecede ihtiyat ve itidal lazımdır.

Yaşasın Şeriat-ı Garra!.. Yaşasın askerler!..

Hutbe-i Şamiye, s. 112-114.

Sekizinci Cinayet: Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin hadise-i müdhişesi hatırıma geldi. Gayet telaş ettim. Bir gazetede yazdım ki, şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i iman askerlerin cemiyetidir. Umum mü'min ve fedakâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dahildir. Zira, ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve İla-yı Kelimetullah, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mümin askerler tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet cemiyet onlara intisap etmek lazımdır. Sair cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir. Amma, İttihad-ı Muhammedi(a.s.m.)ki, umum mü'minlere şâmildir. Cemiyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff-ı evveli; gaziler, şehitler, alimler, mürşitler teşkil ediyor. Hiçbir mü'min ve fedakâr asker -zabit olsun, nefer olsun- hariç değil ki, ta intisaba lüzum kalsın. Lakin bazı cemiyet-i hayriye, kendine İttihad-ı Muhammedi diyebilir. Buna karışmam.

Dokuzuncu Cinayet: ...İkinci günde bir ukde-i hayatımız olan itaat-ı askeriyeden sual ettim. Dediler ki:"Askerlerin zabitleri asker kıyafetine girmiş. İtaat çok bozulmamış." Tekrar sual ettim:"Kaç zabit vurulmuş?" Beni aldattılar, dediler:"Yalnız dört tane. Onlar da müstebit imişler. Hem şeriatın adap ve hududu icra olunacak."

Bende gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşru gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihetle sevindim. Zira; en mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat itaat-ı askeriyeye halel geldiğinden, nihayet derecede me'yus ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitaben neşrettim ki:

Ey askerler! Zabitleriniz bir günah ile nefislerine zulüm ediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfus-u İslamiyenin haklarına bir nevi zulmediyorsunuz. Zira; umum İslam ve Osmanlıların haysiyet, saadet ve bayrak-ı tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itaatiniz ile kaimdir.

Hem de şeriat istiyorsunuz. Fakat itaatsizlikle şeriata muhalefet ediyorsunuz.

Ben onların hareketini ve şecaatlarını okşadım. Zira, efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümanı olan gazete ler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatımı bir derece tesir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı.

Onuncu Cinayet: ...Harbiye nezaretindeki askerler içine Cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaata getirdim. Nasihatlarım tesirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sureti: Ey asakir-i muvahhidin! Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslamın namusu ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ı tevhidi, bir cihette sizin itaatınıza vabestedir. Sizin zabitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üç yüz milyon İslama zarar ediyorsunuz. Zira bu itaatsizlikle uhuvvet-i İslamiyeyi tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki asker ocağı cesim ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika hercü merc olur. Asker neferatı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şahittir. Siz Şeriat dersiniz, halbuki şeriata muhalefet ediyorsunuz. Ve lekedar ediyorsunuz. Şeriatla, Kur'an ile hadis ile hikmet ile, tecrübe ile sabittir ki; sağlam dindar, hakperest, ulü'l emre itaat farzdır. Sizin ulü'l emriniz, üstadınız, zabitlerinizdir. Nasıl ki, mahir mühendis, hazık tabip bir cihette günahkâr olsalar, tıp ve hendeselerine zarar vermez, kezalik; mü-neverül efkâr ve fenn-i harbe aşina mektepli, hamiyetli, mü'min, zabitlerinizin bir cüz'i nameşru hareketi için itaatinize halel vermekle Osmanlılara ve İslamlara zulmetmeyiniz! Zira itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına bir nevi tecavüz demektir. Bilirsiniz ki bu zamanda bayrak-ı tevhid-i İlahi sizin yedi şecaatinizdedir. O yed'in kuvveti de itaat ve intizamdır. Zira bin muntazam ve muti asker, yüzbin başıbozuğa mukabildir. Ne hacet yüz sene zarfında otuz milyon nüfusun vücuda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılabları siz itaatinizle kan dökmeden yaptınız.

Bunu da söylüyorum ki hamiyetli ve münevverü'l- fikir bir zâbiti zâyi etmek, manevî kuvvetinizi zâyi etmektir. Zira şimdi hükümferma, şecaat-i imaniye ve akliye ve fenniyedir. Bazan bir münevver'ül fikir yüze mukabildir. Ecnebiler size bu şecaatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız şecaat-i fıtriye kâfi değil.

Elhasıl: Fahr-i Alemin fermanını size tebliğ ediyorum ki itaat farzdır. Zabitlerinize isyan etmeyiniz. Yaşasın askerler!.. Yaşasın meşruta-i meşrua!..

Divan-ı Harb-i Örfî, s. 30-35.

...

Hem geçen inkılab-ı azimde ordu ve ulemanın, "Meşrutiyet Şeriata müstenittir" diye yükselen sadası, umum ehl-i İslamın vicdanlarını manyetizmalandırdı. O inkılap, inkılabların kaide-i tabiiyesine hark ile Şeriatın tesir-i mu'cizanesini gösterdi. Ve daima da gösterecektir. Nisan'ın nısf-ı ahirinde çıkan gazetelerin esas-ı fikirlerine muterizim. Şöyle ki:

Hayat onun yoluna feda edilen ve hayattan bin derece daha yüksek olan haysiyet ve itaat-ı askeriyeyi -hayata feda edilen ve ehl-i vicdan nazarında gayet hasis olan âmâl-i nameşruaya-feda etmeye ihtimal verdiler. Hem de hakaik ve ahval onun cazibesine tâbi ve o merkeze merbut olan şem-i Şeriat, saltanata ve ya hilafete ve ya başka siyasete tâbi ve alet tevehhümüyle, bir şems-i müniri, münkesif bir yıldıza peyk ve cazibesine tâbi itikat etmek gibi göstermekle tarik-i dalalete süluk etti-ler.

Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak milliyetimiz olan İslamiyetin terakkisiyle ve hakaik-i Şeriatın tecellisiyledir. Yoksa "yürüyüşünü terk etti; başkasının da yürüyüşünü öğrenmedi" diye olan darb-ı mesele masadak olacağız.

Evet, hem şan u şeref-i millet-i İslamiye hem sevab-ı ahiret hem hamiyet-i milliye, hem hamiyet-i İslamiye, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız. Zira müsenna daha muhkemdir.

Divan-ı Harb-i Örfî, s. 45-47.

Sual:"Gayr-i müslimin askerliği nasıl caiz olur?"

Cevap: Dört vecihle.

Evvela: Askerlik kavga içindir. Dünkü gün siz o dehşetli ayı ile boğuştuğunuz vakit, karılar, çingeneler, çocuklar, itler size yardım ettiklerinden size ayıp mı oldu?

Saniyen: Peygamber Aleyhissalatü Vesselamın, Arap müşriklerinden muahid ve halifleri vardı, beraber kavgaya giderlerdi. Bunlar ise, ehl-i kitaptır. Orduda toplu olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki ekseriyet ve kuvvet-i hissiyat, mazarrat-ı müteveh himeye karşı sed çeker.

Salisen: Düvel-i İslamiyede, velev nadiren olsun, gayri-i müslim askerlikte istihdam olunmuştur. Yeniçeri Ocağı buna şahittir.

Rabian: Neslen ve serveten tedennimize ve gayr-ı müslimlerin terakkisine sebep, askerliğin bizde münhasır olması idi. Zira bundan kaç asır evvel şu devletin nüfus-u İslamiyesi kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik, içimizdeki o gayr-ı müslimler, o vakitte yalnız beş altı milyon idi. Servet ve ticaret elimizde idi. Halbuki biz yirmiye yuvarlandık fakr bataklığına düştük; onlar, fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek, on milyona çıktılar. Bunun en mühim sebebi: Mesela, senin dört oğlun varsa, askerlik mülahazasıyla evlenmezler. Şayet evlenseler mumuriyet ilcasıyla kedi yavrusu gibi her tarafta gezdirerek, mahsul-ü ha-yatını zayi edecektir. Delil istersen Van'a git; bir Ermeni kapısını, bir İslam dergâhını aç, bak. Göreceksin ki, Ermeni evi on sağlam delil gösterecek, İslamın evi iki zayıf bürhanı nazar-ı ibrete arz edecektir.

Münazarat, s. 75,76.

Salisen: Bu âlemde, evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz. Kur'an'ın evamir-i katiyesine imtisal etmekle, öteki alemde de o nuranî güruha refik olmaya çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe'nidir. Yoksa, burada kumandan iken, orada bir neferden istimdad-ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya-i deniye, şan ve şerefiyle öyle meta değil ki sizin gibi insanları işba etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun.

...

Sadisen: Hasmınız ve İslamiyet düşmanı olan frenkler, dindeki lakayd lığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hatta diyebilirim ki, hasmınız kadar İslama zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslamiye ve selamet-i millet namına, bu ihmali a'male tebdil etmeniz gerektir. Görülmüyor mu ki, İttihatçılar o kadar harika azm ü sebat ve fedakârlıklarıyla, hatta İslamın şu intibahına da bir sebep oldukları halde, bir derece dinde laubalilik tavrını gösterdikleri için, dahildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslamlar, dindeki ihmallerini görmedikleri için, hürmeti verdiler.

...

Tasian: Sizin bu İstiklal Harbindeki muzafferiyetinizi ve âli hizmetinizi takdir eden ve sizi can ü dilden seven, cumhur-u mü'minindir ve bilhassa tabaka-i avamdır ki, sağlam Müslümanlardır; sizi ciddi sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evamir-i Kur'aniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinad etmeniz maslahat-ı İslam namına zaruridir. Yoksa, İslamiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu frenk mukallitleri avam-ı Müslimine tercih etmek, maslahat-ı İslama münafi olduğundan, alem-i İslam nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdat edecek.

Mesnevi-i Nûriye, s. 85,86

Bir müdde i umuminin Mustafa Kemal'e dostluğu taassubuyla, kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış itiraz ve sualleri, beni bu saded harici gibi izahatı vermeye mecbur eyledi. Ben onun, adliye kanunu namına tamamen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misal olarak beyan ediyorum.

Dedi: "Beşinci Şua'da sen, hiç kalben nedamet etmedin mi ki, onu rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tabirlerle tezyif etmissin?"

Ben onun, bütün bütün manasız ve yanlış ve dostluk taassubuna mukabil derim:

"Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez; yalnız, onun bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganimeti, malları, erzakları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır."

Evet, nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti, adeta vatan haini yaptı; ben de onu, orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. çünkü, bütün şerefi ve manevi ganimeti, o dostuna verip, orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise; müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate, orduya tevzi edilir ve menfiler ve tahribat ve kusurlar başa verilir. Çünkü, birşeyin vücudu, bütün şeraitin ve erkânının vücudu ile olur ki; kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademi ile ve bir rüknün bozulması ile olur, mahvolur, bozulur. O fenalık başa ve reise verilebilir. İyilikler ve hesaneler, ekseriyetle müsbet ve vücudîdir; başlar, sahip çıkamazlar. Fenalıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir; reisler mes'ul olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasıl ki bir aşiret fütuhat yapsa, "Aferin Hasan Ağa," mağlup olsa, "Aşirete tuh !" diye, aşiret tezyif edilse, bütün bütün hakikatin aksine hükmedilir; aynen öyle de, beni ittiham eden o muddei bütün bütün hak ve hakikatin aksine bir hatasıyla, güya adliye namına hükmetti.

Aynen bunun hatası gibi, Eski Harb-i Umumiden biraz evvel, ben Van'da iken, bazı dindar ve müttaki zatlar yanıma geldiler, dediler ki:

"Bazı kumandanlarda dinsizlik olu-yor, gel bize iştirak et. Biz bu reislere isyan edeceğiz."

Ben de dedim: "O fenalıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur; ordu onun ile mes'ul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılınç çekmem ve size iştirak etmem."

O zatlar benden ayrıldılar, kılınç çektiler; neticesiz Bitlis hadisesi vücuda geldi. Az zaman sonra, Harb i Umumi patladı; o ordu, din namına iştirak etti, cihada girdi. O ordudan yüz bin şe-hidler evliya mertebesine çıkıp, beni o davamda tasdik edip, kanlarıyla velayet fermanlarını imzaladılar.

Şualar, s. 315

Dokuzuncusu: Denizli müdafaatında izahı ve ispatı bulunan bir meselenin kısacık bir hülasasıdır.

Bir dehşetli kumandan, deha ve zekâvetiyle, ordunun müsbet hasenelerini kendine alıp ve kendinin menfî seyyielerini o orduya vererek, o efrad adedince haseneleri, gazilikleri bire indirdiği ve seyyiesini o ordu efradına isnad ederek onların adedince seyyieler hükmüne getirdiğinden, dehşetli bir zulüm ve hilaf-ı hakikat olmasından, ben kırk sene evvel beyan ettiğim bir hadisin o şahsa vurduğu tokada binaen, sabık mahkemelerimizde bana hücum eden bir müdde-i umumiye dedim: "Gerçi onu hadislerin ihbarıyla kırıyorum, fakat ordunun şerefini muhafaza ve büyük hatalardan vikaye ederim. Sen ise, birtek dostun için Kur'an'ın bayraktarı ve âlem-i İslamın kahraman bir kumandanı olan ordunun şerefini kırıyorsun ve hasenelerini hiçe indiriyorsun" dedim. İnşaallah, o müddei insafa geldi, hatadan kurtuldu.

Şualar, s. 330

İstidrac eseri olarak, müstebidane olan koca hükümetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat ve iyilikler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle, binler adam kadar bir iktidar, onların ,sahıslarında telehhum edilmeye sebep olur. Halbuki, hakikaten ve kaideten, bir cemaatin hareketiyle vücuda gelen müsbet mehasin ve şeref ve ganimet, o cemaate taksim edilir ve efradına ve-rilir. Ve seyyiat ve tahribat ve zayiat ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Mesela, bir tabur bir kal'ayı fethetse, ganimet ve şeref süngülerine aittir; ve menfi tedbirler ile zayiatlar olsa, kumandanlarına aittir.

İşte, hak ve hakikatin bu dustur-u esasiyesine bütün bütün muhalif olarak, müsbet terakkiyat ve hasenat, o müthiş başlara; ve menfi icraat ve seyyiat biçare milletlerine verilmesiyle, nefret-i ammeye layık olan o şahıslar, istidrac cihetiyle, ehl-i gaflet tarafından bir muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar.

Şualar, s. 513

Üçüncü cihet ve sebep: Her iki Deccal, Yahudinin İslam ve Hıristiyan aleyhinde, şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi altındaki bir diğer komitenin yardımını, hatta İslam Deccalı masonların komitelerini aldatıp müzaheretlerini kazandıklarından, dehşetli bir iktidar zannedilir. Hem bazı ehl-i velayetin istihracatıyla anlaşılıyor ki, İslam devletinin başına geçecek olan Süfyanî Deccal ise, gayet muktedir ve dâhî ve faal ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan şan ve şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrazam ve gayet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevval ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshir eder. Onların fevkalâde ve dâhîyane icraatlarını, riyasızlıklarından istifade ile, kendi şahsına isnad ve o vasıta ile koca ordunun ve hükümetin teceddüd ve inkılap ve Harb-i Umumi inkılabından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri te-rakkiyatı şahsına isnad ettirerek, şahsında pek acib ve harika bir iktidar bulunduğunu meddahlar tarafından inşa ettirir

...

Ben bir manevî âlemde İslam Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan, çıkan bir cür'et ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avam-ı nas hakikat-i hali bilmediklerinden, harikulade iktidar ve cesaret zennederler.

Hem, şanlı ve kahraman bir millet, mağlubiyeti hengamında, böyle istid-raclı ve şanlı ve tali'li ve muvaffakiyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan, gizli ve dehşetli olan mahiyetine bakmayarak kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini örtmek ister. Fakat, kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin, ruhundaki nur-u iman ve Kur'an ışığıyla, hakikat-i hali göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır.

Şualar, s. 513, 514

Dipnotlar

* 31 Mart Hadisesinde isyan eden sekiz taburu itaate getiren ve musibeti yüzden bire indiren iki derstir ki, dinî ceridelerde 1325'te (Miladi 1909) neşredilmiştir.

** Dini ceride (Volkan), Numara: 110,
30 Nisan 1909
 

Yukarı

Kaynak: Köprü Dergisi



BU HABERE YORUM YAPIN!
Yorumunuz site yöneticileri tarafından onaylandıktan sonra bu alanda görünecektir.

BU HABERE YAPILMIŞ YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yapılmamıştır. İlk yorumu siz yapın.

KUR'AN-I KERİM

NAMAZ VAKİTLERİ

FACEBOOK'TA RİSALEANTEP