NurPlast

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Anne-Babasının Ahiretteki Durumları

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Anne-Babasının Ahiretteki Durumları Üzerine Bir Değerlendirme
Hanifi AKIN

Yazar : Hanifi AKIN

 Fetret kelimesi sözlükte; kırgınlık, gevşeklik, fersizlik, takatsizlik, zaaf ve kopukluk, bir şe­­­yin hiddetten sonra sükûnete kavuşması, şiddetten sonra yumuşaması anlamına gelmektedir.

Terim olarak ise dilbilginlerine göre; iki peygamber arasında risaletin yeni hak dine davetin kesintiye uğradığı zaman dilimidir. Müfessirler ise “Ey Ehl-i kitap! Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi demeyesiniz diye size peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada hakkı açıklayan resulümüz geldi” (e-Mâide,5/19) mealindeki ayette yer alan “alâ fetretin mine’r-Resul” ifadesinden hareketle “peygamberlerin gönderilmesinin kesilmesi üzerine” tarzında açıklamışlardır. Çağdaş âlimlerden İzmirli İsmail Hakkı ise “bir peygamberin ölümü ile diğerinin gelmesi arasında geçen zaman, özellikle Hz. İsa (a.s.) ile Hz. Muhammed (s.a.) arasında dinî duygularda durulma ve gevşeme devresi olan zaman” şeklinde tanımlamıştır. Bu ve benzeri tanımlardan fetreti şöyle tanımlamak uygundur: Fetret; bir vahiy ve risaletin kesilip hak dinin temel hakikatlerinin unutulmaya yüz tutması ve dinî hayatın zayıflaması; fetret dönemi ise özellikle de Hz. İsa ile Hz. Muhammed (s.a.) arasındaki peygambersiz geçen ara döneme âlem olmuş, gerçekte herhangi iki peygamber arasında vahiy ve risaletin gönderilmesine ara verildiği, hak dinin temel mesajlarının silinmeye yüz tuttuğu dinî durgunluk ve zayıflık dönemleridir.[1]

Konu ile ilgilenen müslüman âlimlerin bir kısmı fetret ehlini herhangi bir tasnife tutmaksızın genel olarak değerlendirmiş, bir kısmı da fetret ehli içine girebilecek insanları tek bir kategoride ele almanın bazı yanlış değerlendirmelere yol açacağı düşüncesiyle sınıflandırarak incelemeyi uygun bulmuşlardır.[2]

İslam bilginleri arasında tartışma zemini oluşturan fetret ehli ve bu hükümde olan kimselerin sorumluluğu konusu, esas itibariyle akıl-din ilişkisine dayanmaktadır. Diğer bir ifadeyle konu, bilgi edinme ve sorumluluk yükleme açısında aklın gücü ve yetkisi ile dinin salahiyeti gibi bir yönüyle epistemolojik ve diğer yönüyle de hukukî temele dayanan bir problem olma niteliğine sahiptir.

Fetret ehli ve bu hükümde bulunanların itikadî sorumlulukları hususunda genel olarak dört görüş ileri sürülmüştür:

1. Sorumlu Olmadığını Benimseyenler: Bu görüşte olanlara göre fetret ehli ile İslam daveti dâhil olmak üzere hiçbir peygamberin daveti kendilerine ulaşmayan, herhangi bir dinî inanca ve metafizik düşüncelere sahip olmadan tam bir gaflet içinde yaşayan kimseler, hiçbir dinî yükümlülüğe sahip değildirler. Böyleleri putperest, müşrik ve hatta ateist bile olsalar mazurdurlar. Dinî anlamda herhangi bir sorumlulukları bulunmamaktadır. Çünkü din, gelmeden ve davet ulaşmadan önce insanların fiillerine Allah’ın herhangi bir hükmü taalluk etmez, hiçbir şekilde akla itibar edilerek dinî bir yükümlülükten bahsedilmez, din geldiği zaman ise akla değil, ona itibar edilir. Şeriat gelmeden önce akıl tek başına iyi ile kötü hakkında doğru hüküm vermekten aciz olduğundan, din olmadığı halde din adına insana bir kısım sorumluklar yükleme yetkisine sahip değildir. Bu itibarla küfür haram, iman da vacip değildir.

Binaenaleyh fetret ehli ile İslâm'dan önce veya sonra dağ başlarında ya da İslam coğrafyasına uzak bölgelerde yaşamaları gibi sebeplerle kendilerine dinî davet hiç ulaşmayan kimselerin herhangi bir dinî sorumlukları yoktur. Onlar düşünce ve inançlarından dolayı mazurdurlar, âhirette kendilerine ceza verilmeyecek ve kurtuluşa erenlerden olacaklar (Ehl-i necat)dır. Bu görüşte olanla böylelerini dinî sorumlulukları ve uhrevî hükümleri bulunmama bak çocuklar, deliler ve hatta hayvanlarla aynı kategoride sayılmışlardır.

Evzâî (ö. 159/775), Süfyan es-Sevrî (ö. 161/778), İmam Mâlik (ö. 179/795), Dâvûd ez-Zâhiri (ö. 270/884), Şafiî (ö. 204/820), Eş'ârî (l 324/936), İbn Ebi Zeyd el-Kayrevânî (ö. 386/996), Isferâyinî (ö. 41), Kadı Ebû Ya'lâ (ö. 453/1066), İbn Hazm (ö. 456/1064), Tâcuddin es-Sübki (ö. 771/1370), Beyzâvî (ö. 685/1286), İbnü'l-Hümam (ö. 861/1457), M. Hacer el-Heysemî (ö. 974/1597), Celâleddin es-Suyûtî (ö. 911/1505), Cemaleddin el-Kâsımî (ö. 1866-1914), Abdurrahman el-Cezîrî, Ferit Kam ve Bediüzzaman Said Nursî gibi İslâm bilginleri, Eş'arî ve Şafiî mezhebine mensup âlimlerin büyük çoğunluğu, Hanbelî ve Malîkîlerin bir kısmı ve çağdaş âlimlerden Reşîd Rızâ bu görüşü benimsemişlerdir.

BuhâralıMâtürîdî bilginler de bu görüşü kabul etmiş­lerdir. Kuşeyrî (ö. 465/1072) ise dinî sorumluluğun ancak sem' yoluyla gerçekleşebileceğini belirterek dolaylı olarak fetret ehli ve kendilerine davet ulaşmayanların dinî sorumluluklarının bulunmayacağını benimsemiştir. Bunlar bu konuda el-Bakara,2/233, 286, en-Nisa',4/165, el-Mâide,5/19, el-En’am'6/19, 13-131, 152, 156, el-A’râf,7/42, el-İsrâ’,17/15, Taha,20/134, Müminun,23/62, eş-Şuara,26/208-209, el-Kasas,28/59, Fatır,35/37, ez-Zümer,39/71, el-Mülk,67/8-9 ayetlerini görüşlerine delil olarak getirmişlerdir.

2. Ahirette İmtihan Edileceklerini Benimseyenler: Ebu Hureyre gibi fetret ehlinin ahirette imtihan edileceklerine ilişkin hadisleri rivayet eden bazı sahabenin yanı sıra İmam Ahmed (ö. 241/855), Beyhakî (Ö. 458/1066), İbn Teymiyye (ö. 728/1328), İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751/1350), İbn Kesîr (ö. 774/1373) gibi Selefiyye mensubu bilginlere göre fetret ehli ve bu hükümde bulunanlar, dünyada herhangi bir sorumlulukları olmamakla beraber âhirette doğrudan cennet veya cehenneme gitmeyeceklerdir. Kı­yamet gününde onlar, Allah tarafından cehenneme girmeleri şeklinde bir imtihana tabi tutulacak, Allah'ın emrine itaat ederek cehenneme girenlere cehennem soğuyarak güvenlikli bir yere dönüşecek, itaat etmeyenler ise ce­henneme gönderilecektir.

Bu görüşü benimseyenler fetret ehli ve davet ulaşmayanların sorumlu olmadıklarını, ehl-i necat olduklarını kabul edenlerin delil olarak ileri sürdük­leri (en-Nisâ,4/165, el-İsrâ’,17/15, el-Kasas,28/59, el-Mülk,67/8-9) gibi âyetle­ri zikrederek söz konusu âyetlerin kendi görüşleri için de delil olduğunu be­lirtmişlerdir. Bu görüşte olanlara göre Allah hiç kimseye peygamber gön­dermeden azap etmeyeceği gibi cennete de müşrikler değil, ancak müminler ve Müslümanlar; cehenneme ise dine muhatap olduğu halde peygamberleri ve getirdiklerini inkâr edenler girecektir. Binaenaleyh dünyada hak din kendi­lerine ulaşmayan kimseler, çocukken ölen, mecnun ve fetrette ölen kimseler gibi ahirette imtihana tabi tutulacaklardır.

3.Kıyamette Sorgulandıktan Sonra Yok Edileceklerini Benimseyenler: İmam Rabbânî'ye göre herhangi bir peygamberin daveti ulaşmamış fetret ehli müşrikleri, dağ başlarında yaşayan putperestler ve müşriklerin çocukları sorumlu olmamakla birlikte ne cennete ne de cehenneme gireceklerdir. Onlar dirilişin akabinde hesaba çekilecek ve cezaları müddetince mahşer yerinde azap gördükten sonra hayvanlarla birlikte yok olacaklardır. Zira bir kimse mükellef değilse onun için ebedîlik söz konusu Ayrıca "Kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti kılar, artık onun yeri cehennemdir" (el-Mâide,5/72)mealindeki âyet gereğince cennete ancak iman edenler girebilir. İmana ilişkin gaybî konular âhirette açıklığa kavuşacağından bunlara orada inanmanın bir önemi kalmayacaktır. Mahşer­de imtihana tabi tutulacak olmaları ise âhiret hayatının imtihan yeri değil ceza ve mükâfat yeri olmasına aykırıdır. Cennetle cehennem arası bir yerin varlığı da sabit değildir. Bu noktada söz konusu olabilecek A'raf ehli dahi birsüre sonra cennete gireceklerdir. Zira ebedilik ancak cennet veya cehennem­dedir. Fetret ehli müşrikleri peygamber davetine muhatap olmadıkları için bunların sorumlu tutularak cehenneme girmesi de ilâhî adalete uygun değildir.

İmam Rabbânî bu görüşünü insan aklının ma'rifetullah'ta tek başına yetersizliği ile dinî sorumluluğun peygamber davetinin ulaşmasına bağlı olduğu esasına dayandırmıştır. Nitekim ona göre ilk Yunan filozofları, dehâ çapında zekâlarına rağmen Allah'ın varlığı konusunda yanılmışlar ve kâinatın yaratılışını zamana nispet etmişlerdir. Fakat sonraları peygamberlerin davetleri tedricen ortaya çıkıp insanlar onların davet ettikleri hakikatlerden haberdar oldukça peygamberlerin getirdikleri hakikatlerin bereketiyle sonrakiler, ilk filozofların görüşlerini reddetmiş, Allah'ın varlık ve birliğini geneli itibariyle kabul etmişlerdir. Binaenaleyh insan aklı, nebevi rehberliğin desteği olmaksı­zın bu ilahî gerçeği bilmekten acizdir. Küfür ve ebedî cehennemde kalma hükmü ancak açık bir şekilde peygamberlerin tebliği ulaştıktan sonra yürür­lükte olabilir. Bu noktada akıl tek başına yeterli bir delil olmayıp, yeterli hüc­cet peygamberlerin gönderilmesine bağlıdır. Gerçi aklın, Allah'ın delillerinden bir delil olduğu inkar edilemezse de o, delil getirilmesi gereken konularda kâmil bir delil olmadığı için sırf onun varlığı sebebiyle insana ebedî azap terettüp etmez. Mâtüridîlerin Allah'ın varlık ve birliğini bilme gibi bazı konulan idrak etmede aklın müstakillen buna güç yetire­bileceklerine dair kanaatlerini ve buna dayanarak davet kendilerine ulaşmamış kimseleri sorumlu tutarak kâfir olduklarına ve ebediyen cehennemde kalacaklarına hükmetmelerini anlamak mümkün değildir.

4.Sorumlu Olacaklarını Benimseyenler: Genel olarak başta Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944) olmak üzere bu mezhebe bağlı Semerkantlı bilginler, Mu'tezîle'nin çoğu, Kerramiyye, bir kısım Şia, Zeydiyye ve Havariç mensup­ları bu görüşü savunmuşlardır. Buna göre insanın sorumlu olmasının şartı sadece dinin mevcudiyeti değildir, din gelmeden önce de insan sırf aklıyla Allah'a iman ve O'na şükretmek mecburiyetindir.

Fetret ehli ve kendilerine davet ulaşmayan kimseler, peygamber gönderilmemesi veya dinî davet ulaşmaması gerekçe gösterilerek her türlü dinî sorumluluktan muaf tutulamaz. Bu gibi kimseler akıl sahibi oldukları takdirde, ferdî irade ve aklî çabalarıyla Allah'ın varlık ve birliğine inanmak, akıl yürütmek suretiyle bilinebilecek olan bütün iyi fiileri yerine getirmek ve kötü işlerden kaçınmakla yükümlüdürler. Bunu yerine getirenler kurtuluşa erecek, getirmeyenler ise ebediyyen cehen­neme gireceklerdir. Zira ergenlik çağına ulaşan her insan normal şartlar altın­da iç tecrübe (=enfüs) ve dış dünyadaki (=afaki) varlıklar üzerinde düşünmek suretiyle Allah'ın varlığı ve birliğini bilebilecek entellektüel düzeye ve yeterli olgunluğa ulaşmış demektir. Akıl mutlak ve mükemmel bir bilgi kaynağı olmamakla birlikte yine de ma'rifetullahı, nesne ve fiillerin güzel ve çirkin, yararlı ve zararlı yönlerini bilebilecek fıtrî bir güce sahiptir. Peygamberler ise aklın münferiden bilebileceği bu gibi hususları desteklemek, aklın tek başına bilemeyeceği ahiret halleri, Allah’ın razı olacağı ibadet ve kulluk şekilleri gibi şer’i hükümleri ise öğretmek için gelmişlerdir. Bu itibarla her insan sadece normal akıl düzeyine sahip bulunmakla, peygamberlerin gönderilmesine ve davetin ulaşması şartına bağlı kalmaksızın bunu gerçekleştirmekle sorumludur. Aklın varlığı kendilerinin ahirette sorumlu tutulmalarını zorunlu kılar.

Bu görüşte olanlar; el-Bakara,2/161, Âl-i İmran,3/137, en-Nisa,4/48, 116, el-En’am,6/11, 74, 76-79, en-Nahl,16/36, el-Ankebut,29/20 ayetlerini görüşlerine delil olarak getirmişlerdir. Ayrıca ebeveyn-i resulle ilgili hadisleri, Hz. Peygamber (s.a.)’in annesi için Allah’tan mağfiret dilemek üzere izin isteyip de izin verilmediği, sadece kabrini ziyarete müsaade edildiği hadisi ve cahiliye döneminde ölen babasının durumunu soran kimseye, hem kendi ve hem de o adamın babasının cehennemde olduğunu belirten hadisi de delil olarak getirmişlerdir.[3]

Resulullah (s.a.)’in anne-babası hakkında "onların ehl-i necat oldukları" diğeri "mümin olmamaları sebebiyle muazzep olacakları" ve bu konuda susmayı tercih etme şeklinde üç temel görüş bulunmaktadır.

A.Azimabadi, Sünen-i Ebu Davud’a şerh olarak yazdığı Avnu’l-Ma’bud, XII, 494-495’de, hem Resulullah (s.a.)’in anne ve babasının cehennemlik olduğu görüşünde olanları ve hem de cennetlik olduğunu savunanları görüşleriyle birlikte değerlendirerek bu konuda en doğru olanının susmak olduğunu belirtmiştir.

B. Hz. Peygamber (s.a.)’in anne-babasının cehennemlik olduğu görüşünü benimseyenlere gelince, Beyhâkî ve İbn Teymiyye gibi selefiyye mensupları müşrikler için af is­tenmesini yasaklayan âyetin kapsamına Hz. Peygamber'in ebeveyninin de dahil oldu­ğunu ileri sürerek onların mümin ve sorumsuz sayılamayacaklarını benimsemişlerdir. (Beyhâkî, Delâilü'n-Nübüvve, I, 189-193; İbn Teymiyye, Mecmû'ufetâvâ, IV, 325-327.) Ali el-Kârî de aslında istinsah hatasından kaynaklandığı halde yanlış olarak Ebû Hanîfe'ye nispet edilen Ebeveyn-i resulün mümin olmayarak öldüklerini ifade eden gö­rüşten hareketle onların imansız öldüklerini savunan "Edilletü'l-mu'takatiEbî Hanîfe fi ebeveyni'r-resûl" adlı müstakil bir risale telif etmiştir.

C. Ehl-i necat ola­caklarını kabul edenler üç farklı yaklaşım ortaya koymuşlardır.

1. Onların fetret ehlinden olmakla beraber müşrik değil, haniflerden olduklarını benimseyen görüş. İçlerinde Fahreddin Razi gibi büyük İslâm mütefekkirlerinin de bulun­duğu bazı ilim adamları da Hz. Peygamber'in anne ve babasının cennetlik olduklarını, kâfir ölmediklerini ileri sürmüşlerdir.

Bunlara göre, ne Hz. Muhammed'in ne de diğer peygamberlerin anne ve babaları içerisinde bir kâfir vardır. Bu iddialarını çeşitli yönlerden ispat etmişlerdir. Delillerinden birisi de, "O ki (gece namaza)kalktığın zaman se­ni görüyor secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor)" (eş-Şuara,26/218-219) âyet-i kerimesidir. Bazı müfessirler; bu âyet-i kerimeleri ta Hz. Adem ve Havva'dan Abdullah ve Âmine (r.a)'ye gelinceye kadar Hz. Muhammed'in nuru dede­lerinden ninelerine intikal ede ede nihayet Abdullah'danÂmine'ye gelmiş ve ondan da asıl sahibi olan fahr-i âlem Muhammed Mustafa (s.a)'ya inti­kal etmiştir şeklinde anlamışlardır.

Bu tefsire göre, âyet-i kerimenin manası, "Habibim, Allah senin na­maz kıldığını ve bundan evvel de senin nurunun bir sacidden öbür sacide in­tikal ettiğini görür" demektir. Bu tefsire göre Hz. Adem'den Abdullah'a gelinceye kadar babalan ve dedeleri arasında Allah'a secde etmeyen, kimse yoktu. Her ne kadar Hz. Peygamber'in dedelerinden Hz. İbrahim'in babası Azer'in putperest olduğu kesin ise de, onun putperestliği alnındaki Hz. Muhammed'e ait olan nübüvvet nurunun Hz. İbrahim'in annesine intikal ettik­ten sonraki zamana tesadüf ettiğinden bu gerçeği değiştiremez ve Azer'in Hz. İbrahim'in babası olmayıp amcası olduğunu ispat için bir te'vile deihtiyaç bırakmaz.

2. Resulullah (s.a.)’in saygınlığı gereği Allah'ın onları daha sonra diril­tip Hz. Peygamber'e iman ettiklerini kabul eden görüş. Âlimlerden bazıları, Hz. Peygamber'in anne ve babasının müşrik ol­madığını ispat için Cenab-ı Hakk'ın Hz. Pey­gamber'in anne ve babasını vefatlarından sonra diriltip iman etmelerini nasip ettiğine dair bazı zayıf haberleri rivayet etmişlerdir. Hz. Âmine'nin hayatta iken söylediği iddia edilen iman dolu şiirleri de bu iddialarına delil olarak göstermişlerse de bu rivayetlerde zayıflık bulunduğundan nakletmeye lüzum görmüyoruz.

3. Resulullah (s.a.)’in anne-babası, Peygamber (s.a.)’in peygamber olarak gönderilmezden önce öldükleri için dinî cehalet ve gaflet içinde bulunan fetret ehlinden oldukla­rını bu yüzden akidedeki cehaletlerinden dolayı azap görmeyeceklerini benimseyen görüş.

Kıymetli ilim adamlarımızdan merhum Kamil Miras Efendi “Tecrid-i Sarih” isimli eserinde bu konuyu incelerken Hz. Peygamber (s.a.)’in anne ve babasının müşrik olmayıp Ehl-i necattan olduklarını ispat mahiyetinde şu delilleri nakletmektedir:

1. “Biz bir elçi göndermedikçe (hiçbir kavme) azap edecek değiliz.” (el-İsrâ’, 17/15)

2. “Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emrederiz, orada fısk yaparlar. Böylece o ülkeye söz(ümüz) hak olur. Biz de orayı darmadağın ederiz.” (el-İsrâ’,17/16)

3. "Bu böyledir. Çünkü Rabbin halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile he­lak edici değildir." (el-En'am7/131)

4. "Kendi elleriyle yaptıkları (günahlar)yüzünden başlarına bir felaket geldiği zaman "Ey Rabbimiz, bize bir elçi göndersen de âyetlerine uyup müminlerden olsaydık" diyecek olmasalardı (seni göndermezdik. Bu bahanele­rine fırsat vermemek için seni gönderdik)." (el-Kasas,17/47)

5. "Şayet onları ondan önce bir azap ile helak etseydik Rabbimiz, bize
bir elçi gönderseydin de böyle-alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine
uysaydık, derlerdi."
(Taha,20/134)

6. "Rabbin, şehirlerin anası (olan Mekke)de onlara âyetlerinizi oku­yan bir elçi göndermedikçe ülkeleri helak edici değildir..." (el-Kasas,28/59)

7. "İşte bu (Kur'ân) da mübarek kitaptır. Onu biz indirdik. Ona uyun ve (Allah'tan)) korkun ki size rahmet edilsin. (Onu sizeindirdik ki) –Kitap yal­nız bizden önceki topluluğa (Yahudiler ile Hıristiyanlara)indirildi. Biz iseon­ların okunmasından habersizdik demeyesiniz." (el-En'am,7/155, 156)

8."Bizim helak ettiğimiz her memleket halkının mutlaka uyarıcıları vardı.
(Onlara) ihtar (ederler, gidişlerinin nereye varacağını hatırlatırlardı).Biz zul­
metmiş değiliz."
(eş-Şuara,26/208, 209)

9. "Onlar orada Rabbimiz bizi çıkar, (önce) yaptığımızdan başkasını ya­­pa­lım? diye feryat ederler. (Biz de onlara) (Biz sizi) öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da geldi (fakat inanmadı­nız). Öyle ise tadın (azabı). Zalimlerin yardımcısı yoktur, (cevabını veri­riz)." (Fatır, 35/37)

Bütün bu âyeti kerimelerin fetret devrinde yaşayıp ölen bir kimsenin ce­hennemlik olmayacağına Hz. Peygamberin anne ve babasının da fetret dev­rinde yaşayıp fetret devrinde öldükleri için, cehennemlik olmamaları gerek­tiğine delalet ettiklerini söyleyen merhum Kâmil Miras Efendi fetret devri hakkında da şu bilgileri veriyor:

"Zaman-ı fetret" nedir? Fukaha/İslam hukukçuları fetret deyince İsa (a.s.) ile Resulullah (s.a.) arasındaki zamanı kastederler. Bu altı yüz küsur sene zarfında ge­lip geçenlere Ehl-i fetret denilir. Ehl-i fetret üç kısımdır:

l. Cenabı Hakkın birliğini zekası ile düşünüp bulan ve bilen kimseler­dir. Bunlardan bir kısmı hiç. bir şeriata dahil olmamıştır. Kus b. Saide, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl gibi. Bir kısmı bir şeriatadahil olmuştur. Tübba ve kavmi gibi.

2. Tevhidi, tebdil ve tağyir edip şirki kabul eden ve kendisi için bir şeri­at uydurup tahlil ve tahrimedenlerdir. Amr b. Luhayy gibi ki Araplar arasın­da putperestliğin vaz'ıdır. Yukarıda izah olunduğu üzere Bahire, Saibe, Vasi­le, Ham gibi putları teşri etmiştir. Araplardan cinlere, meleklere ibadet edenler var­dı. Kız çocuklarını yüz karası addedenler, diri diri toprağa gömenler bu­lunuyordu.

3. Ne müşrik ne de muvahhid olup bir peygamberin şeriatinedahil ol­ma­yan ve kendisi için ne bir şeriat ne bir din icad ve ihtiyar etmeyip bütün ömrünü gafletle geçiren ve zihni böyle metafizik düşüncelerden tamamıyla hali bulunan kimselerdir. Cahiliyet devrinde böyle üçüncü bir sınıf halk davar­dı.

Ehl-i Fetret'in bu üç sınıf, halktan ikinci sınıfın ta'zip olunacakları kü­fürleri muktezası muhakkaktır. Üçüncü sınıf, hakiki ehli fetrettir. Bunların da muazzep olmadıkları yukarıda asıllarını ve tercümelerini zikrettiğimiz nasların şehadetleri ile sabit bir hakikattir.

Birinci kısımda zikrettiğim Kusb. Saide ile Zeyd, ümmeti vahide ola­rak ba's olunacaklardır. Tübba ve emsali hakkında ilmin vereceği hüküm de bunlardan devri İslâm'ı idrak edip de müslüman olanlardan başka idrak edememiş bulunanların ehli din ve sahibi iman olduklarıdır.

Şu hadis-i şerif de, fetret devrinde yaşayan dört sınıf insanın ahirette imtihana tabi tutulacaklarını, imtihanı kazananın cennete kazanamayanın da cehenneme gideceğini ifade etmektedir:

"Dört sınıf insan vardır ki bunlar kıyamet gününde kendilerinin cehen­neme gitmeye müstahak olmadıklarını iddia ederler.

1.   Hiçbir şey işitmeyen sağır,

2.  Ahmak ve aklı kıt olan kimse,

3.  Bunak,

Fetret devrinde ölenler. Sağır: Ya Rabbi gerçi ben devri İslâm'ı idrak et­­­tim, fakat Müs­lü­manlık nedir, ne gibi ahkâmı ihtiva eder? Benim için işi­tip öğrenmek mümkün olmamıştır, der. Ahmak ve bön kimse de: Ya Rabbi, Müs­­­lümanlık geldiğinde aklım kıt idi. Çocuklar beni deve kığına tutarlardı, der. Bunak ihtiyar da: Ya Rabbi, gerçi ben Müslümanlık devrini idrak et­tim. Fakat benim için onun ahkâm-ıaliyesini idrak ve ihata etmek mümkün de­ğil idi. Fetret zamanında vefat eden kimse de: Ya Rabbi benim yaşadığım sırada Müslümanlığı bana talim edecek bir peygamber gelmemiştir ki onun ah­kâmını öğrenip ona muti' ve münkad olayım, der.[4]

 Hafız Suyûtî (rh.a)de “Meslekü'l-Hunefa fi valideyi'l-Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem” isimli eserinde Peygamber (s.a.)’in anne ve babasının küfür üzere ölme­dikle­rine ve cennetlik olduklarına dair pek çok ayet ve hadis olduğunu belirtip daha sonra bunlar­dan bazıları şöyle sıralamıştır:

1.  "Ben kendi sulbündengeldiğim şu sülaleye kadar Âdemoğulları'nın en hayırlı sülalesinden nesilden nesile intikal ederek gönderildim" (Buhârî, Me­na­kıb 23; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 373-417).Her ne kadar Hz. Peygamberin dede­leri arasında Hz. İbrahim'in babası Azer gi­bi bir putperest varsa da onun putperestliği Hz. Peygamber'in nuru Hz. İbrahim'in annesine intikal ettikten sonra başlamıştır.

2. "Allah, İbrahim oğullarından İsmail'i seçti; İsmail oğullarından, Kina­­ne oğullarını seçti, Kinane oğullarından Kureyş'i seçti. Kureyş'ten Haşini oğullarını seçti. Haşim oğullarından da beni seçti." (Müslim, Fezail 1; Tirmizî, Menakıb 1; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 107)

3. Müslim'in rivayet ettiği "Benim babam da senin baban da cehen­nemdedir" (Müslim, İman 347; Ebû Dâvud, Sünnet 17 (4718); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,III, 119, 268) mealindeki hadis-i şerife gelince, bu hadisi Hammâd b. Se­le­­me, Sabit'ten rivayet etmiştir. Ancak bunu Ma'mer b. Raşid de Sabit'ten rivayet etmiştir. Ma'mer'in rivayetinde "Benim babam da senin baban da cehennemdedir." cümlesi yoktur. Bu cümlenin yerinde "Eğer bir kâfirin me­zarına uğrayacak olursan onu cehennemle müjdele" ibaresi bulunmaktadır.

Hadis âlimlerince Hammâd, zabt yönünden pek çok tenkit edilmiş olması­na rağmen, Ma'mer hiç bir tenkide uğramamış ve rivayet ettiği hadisler Buhârî ve Müslim tarafından tasvip edilmiştir. Binaenaleyh Hammad'ın riva­yetinin Ma'mer'in rivayeti karşısında hiçbir önemi yoktur. Nitekim bu ha­disi Bezzar ile Taberanî ve Beyhakî de Ma'mer'den rivayet et­mişlerdir. Ay­rıca İbn Mâce de bu hadisi Ma'mer'in lafızlarının aynı olan şu manadaki lafızlarla rivayet etmiştir: "Bir bedevi Peygamber (s.a)'e gelerek:

-‘Ey Allah’ın resulü! Babam gerçekten yakınlarıyla gerektiği gibi ilgilenirdi.
Şöy­­le idi, böyle idi (diyerek babasını övdü ve:) babam nerededir? diye sor­du, Efendimiz:

"Ateştedir" buyurdu. Abdullah (r.a) demiştir ki: Bana öyle geliyor ki; adam bu cevap­tan dolayı içlenerek:

-‘Ey Allah’ın resulü! Senin baban nerededir?’ diye sordu. Resûlullah (s.a.):

- ‘Sen nerede bir müşrikin kabrine uğrarsan onu ateşle müjdele’ bu­yur­du.

Abdullah (r.a) demiştir ki: Bu bedevi, bilahare müslüman oldu ve de­di ki: Resûlullah (s.a.) bana cidden yorucu bir görev yükledi. Ben yanından geçip de onu cehennemle müjdelemediğim hiç bir kâfirin kabri yoktur." (İbn Mâce, Cenâiz 148)

Bu da gösteriyor ki, Hammâd'ınrivâyetindeki "Benim babam da senin baban da ce­hennemdedir" cümlesi hadisin aslında yoktur. Bu cümleyi Ham­mâd b. Seleme, Sabit'ten o da Enes b. Malik'ten rivayet etmiştir. Bu rivaye­ti de Müslim es-Sahîh'ine almıştır. Halbuki hadisi Ma'mer b. Raşid de Sabit'­ten rivayet etmiştir ve Hammâd b. Seleme'ye muhalefet ederek bu cümleyi zikretmemiştir. Neticede kesinlikle şunu öğrenmiş oluyoruz ki "Hammad ri­vayetinde, ravi kendi fehm ve idrakine göre hadisi mana cihetiyle nakleder­ken hadiste tasarruf etmiştir."[5]

Söz konusu görüşler içinde yaygın kabul gören onların dinî cehalet içinde yaşayan fetret ehlinden oldukları ile fetret ehli haniflerinden olduklarını kabul eden görüşlerdir.



[1]Yrd. Doç. Dr. Mustafa Akçay, Çağdaş Dünyada İnsan ve Dinî Sorumluğu (Fetret Ehli Örneği), Işık Yayınları, İzmir 2000, s. 17-20

[2]Yrd. Doç. Dr. Mustafa Akçay, a.g.e, s. 300-311

[3]Yrd. Doç. Dr. Mustafa Akçay, a.g.e, s. 313-371

[4]KâmilMiras, Tecrid-iSarih, IV, 693, 694,1. baskı

[5]KâmilMiras, Tecrid-iSarih, IV, 685, 1. baskı


Yazarın tüm yazıları.


BU HABERE YORUM YAPIN!
Yorumunuz site yöneticileri tarafından onaylandıktan sonra bu alanda görünecektir.

BU HABERE YAPILMIŞ YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yapılmamıştır. İlk yorumu siz yapın.

KUR'AN-I KERİM

NAMAZ VAKİTLERİ

FACEBOOK'TA RİSALEANTEP